Bir “Ol! ” emri ile dünya hayatına başlangıç yapan âdemoğlu, yine bir “Ol! ” emri ile anne-baba oluverir. Olması gereken bir zaman diliminde, olanın en hayırlısı olduğu bilinci ile başlar bu yolculuğa. Yolunuz uzun ve çetindir. Her adımda kendinizi seyredeceğiniz, her nefeste biraz daha olgunlaşacağınız ve yolun sonunda yine kendinizi bulacağınız bir seyrüseferdir bu.
Sahip olduğunuz bir varlık değil sizin avuçlarınıza konulan. Tam aksine ömrünüz boyunca bu uğurda ne kadar çile çekseniz de uğrunda ne kadar fedakârlık yapsanız da hiçbir zaman sahip olamayacağınız bir varlıktır. Emanetine en güzel sahip çıkanın sizlere emanet ettiği en değerli hazine… Her emanetçinin, yolun sonunda emanetini size sorması ise kaçınılmaz bir gerçek.
İki hece
Beş harf
Evlat…
Emanet bu kadar kıymetli olunca, uğrunda verilecek olan mücadele de bir o kadar zor olacaktır. Bir gözün aydınlığı olabilmek, bir gönlü çiçek bahçesine çevirmek kolay olmasa gerek. Yemenizden, içmenizden, uykunuzdan, gençliğinizden, yeri gelir sağlığınızdan birçok şey eksilecektir. Bir ömrü “yorgun” kelimesi içerisine sığdıracaksınız belki de. Bütün uzuvlarınız eski konforunu ararken bir tek kalbiniz eski halini aramayacak. Kalbiniz işte tam da şimdi asli vazifesini eline almış durumda. Bütün güzel duyguları öyle derinlerde yaşıyor ki sanki ondan önce yaşamamış, ondan öncesi yokmuş gibi. Eski durumuna göre daha ağır darbelerle de sınansa yine de halinden şikâyet etmez o. Bilir ki bu öyle bir sevgidir ki, hangi darbe gelirse gelsin yine kazanan kendisidir ve bu sevgi karşısında gösterebileceği en kuvvetli güç elindedir.
Biraz da bu gücün adıdır evlat.
Yoksa ebeveynlerin evlatları için göze aldıkları onca şeyi açıklamak çok güç olurdu. Bir deprem enkazında annenin, ölmüş yavrusunun kokusunu hissedip ona ulaşmasını hangi kavramla açıklayabiliriz? Bu emanet bu kadar sevilmese insanı ölürken bile evladına ışık olabilecek kadar güçlü yapabilir miydi?
Elbette ki hayır.
Evlatlarımız, bizlerin en değerli hazineleri. Biz onların sahibi değiliz. Ama onlardan mesulüz. Bu bilinçten hiçbir zaman ayrılmamak zorundayız. Onlara gerektiği gibi, bir yetişkin gibi davranmalı, onları incitecek, derin yaralar bırakacak her şeyden uzak kalmaya çalışmalıyız. Evladın yaşı kaç olursa olsun, ömrü hayatı boyunca ne kadar mücadele vermiş olursa olsun, başkalarının gıpta ettiği, parmak ile gösterilen bir şahsiyet de olsa her zaman anne ve babasının sevgisine, ilgisine, saçının okşanmasına muhtaçtır. Bu ihtiyaç süregelen bir ihtiyaçtır. Ekmek gibi, su gibi.
Şöyle bir dikkat ettiğimizde çevremiz midesi dolu, ruhu aç olan insanlarla dolu. Hayatında dünya nimetlerinin hepsini yahut birçoğunu tatmış ama doymamış âdemler görürüz. Yaşları geçkince de olabilir, bir şeker ile dünyanın en mesut insanı olan bir çocuk da. Yaptığı birçok hatanın ya da yaramazlığın altında bu “sevgisizlik” yatar. Sevgi noktasında doyurulmayan insan, yaşam ve ölüm arasında gider gelir.
Böylesi bir emanet, sevgi ile yoğrulduğunda amacına hizmet etmiş olur.
Bizlere her alanda örnek olan Allah Resulü (sav), bu bağlamda da en güzel örneği sergilemiştir. Kızı Fatıma (rah) odadan içeri girdiğinde yerinden doğrulup oturduğu yere onu oturtması, ona karşı olan sevgisini hiç çekinmeden dile getirmesi, torunları Hz. Hasan ve Hüseyin’in (rah) Hz. Peygamber namaz kılarken omuzlarına çıkması, onlarla şakalaşması gibi birçok hadiseyi gözümüzün önünde tutarak evlatlarımıza giden yolu güllerle yeşertebilir, onların gönüllerinde bu güzel kokuyu miras bırakabiliriz.
Cennet kokusu.
Evlat…
Yazar
Neriman SEÇKİN
Kaynakça

